Son 10 Yılı İşaret Etti!

Yayın hayatına yeni başlayan, www.istanbulkulis.com yazarı Tuba Kandemir, ilk yazısında Erdoğan'ın Ortadoğu'daki başarısını kaleme aldı.

Ortadoğu’daki güç rekabetini anlamak için son on yılda Suriye sahasında yaşanan dönüşümleri dikkatle okumak gerekir. 2011 sonrası Suriye iç savaşı, yalnızca yerel bir rejim krizi değil; İran, Türkiye ve İsrail eksenlerinin bölgesel nüfuz mücadelesine dönüşen çok katmanlı bir jeopolitik satranç tahtasıydı.

İran, Esad rejimini destekleyerek “direniş ekseni” üzerinden hem Suriye’de hem de Lübnan ve Filistin’de kalıcı bir etki kurmayı hedefledi. Şam üzerinden kurulan bu lojistik ve ideolojik hat, Tahran’ın bölgesel stratejisinin omurgasını oluşturdu. Ancak Türkiye’nin özellikle kuzey Suriye’de inşa ettiği güvenli bölgeler ve muhalif gruplar üzerindeki etkisi, bu hattı kademeli biçimde kırdı. Böylece Ankara, yalnızca Esad rejimine karşı değil, İran’ın Suriye merkezli nüfuz alanına karşı da ilk stratejik üstünlüğünü elde etti.

Bu kırılma, yalnızca Suriye ile sınırlı kalmadı. Aynı dönemde Hamas içerisindeki güç dengeleri de değişmeye başladı. İran’a yakın kanat zayıflarken, Türkiye’nin diplomatik ve insani kanallar üzerinden Filistin direnişiyle kurduğu ilişkiler güç kazandı. Türkiye’nin doğrudan askeri bir aktör olarak sahada yer almadan, insani yardım diplomasisi ve siyasi temaslar yoluyla Filistin dosyasındaki etkisini artırması, Gazze’deki yeni dengeyi belirleyen temel unsurlardan biri haline geldi.

Gazze’de yaşanan son savaş, bu bölgesel rekabetin nihai güç testine dönüştü. İran’ın askeri ve lojistik desteği sınırlı kalırken, Türkiye diplomatik ve insani girişimleriyle ön plana çıktı. Bu tablo, “kim gerçekten Filistin’in yanında?” sorusuna yeni bir anlam kazandırdı.

Türkiye ekseni ise diplomatik, insani ve stratejik araçları aynı anda kullanan, esnek ve meşru bir güç odağı olarak öne çıkıyor.

Suriye’de başlayan rekabet, bugün Gazze’deki güç dengelerini şekillendiriyor. Türkiye, İran’ın etkisini sınırlayarak ve Arap ülkelerinin bıraktığı boşluğu doldurarak Ortadoğu’da yeni nesil bir bölgesel güç modeli inşa ediyor.

Bu model, klasik askeri yayılmacılıktan farklı olarak; siyasi nüfuz, diplomatik denge ve toplumsal meşruiyet üzerine kurulu. Türkiye’nin garantörlük rolü de bu çerçevede anlam kazanıyor: askeri dayatmayla değil, insani diplomasi ve güven inşasıyla sonuç alan bir strateji.

Sonuç olarak, Suriye sahasında başlayan dönüşüm Türkiye’ye sadece bölgesel bir avantaj değil, aynı zamanda yeni bir jeopolitik vizyon kazandırdı. Bu vizyon, Ortadoğu’da gücün tanımını yeniden yazıyor: tanklarla değil, diplomasiyle.

Korkuyla değil, meşruiyetle.