Baki ÖZIŞIK

Baki ÖZIŞIK

baki@istanbulkulis.com

Kılıçdaroğlu’nun çıkışı vicdan Rahatsızlığı mı, yoksa parti içi hesaplaşma mı?

Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin 13 yıllık genel başkanlığını Özgür Özel’e devrettikten sonra uzun süre suskun kalmayı tercih etmişti.

Ta ki geçen hafta sonu yayınladığı o sert video gelene kadar.

Videoda, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere bazı CHP’li belediyelerde ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk iddialarına çok net bir tavır koyuyor, “CHP yolsuzluğa kalkan olamaz” diyor ve suçlanan isimlerin derhal istifa etmesi gerektiğini söylüyordu.

Ardından gelen linç dalgası ise beklenenden hızlı ve sert oldu.

Parti içinden, dışından, sosyal medyadan… “Zamanlama manidar”, “Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürüyor”, “Partiyi bölüyor” gibi suçlamalar havada uçuştu.

Kılıçdaroğlu dün sessizliğini bozarak; “Linç kampanyasına gerçekten anlam veremiyorum.”

Aslında anlaması zor değil.

Kılıçdaroğlu’nun söyledikleri yeni değil.

Daha genel başkanlığı döneminde Eskişehir, İzmir, Ataşehir, Beşiktaş gibi belediyeler hakkında iddialar çıktığında da aynı refleksi göstermişti.

Komisyon kurdurmuş, başkanlara “Yargıya gidin, aklanın, öyle dönün” demiş, hepsi de aklanıp göreve dönmüştü.

Yani dün söylediği, bugün söylediğinden farklı değil.

Farklı olan, artık genel başkan koltuğunda oturmuyor olması.

Bu durum, onun sözlerini daha mı rahat söylüyor, yoksa daha mı tehlikeli hale getiriyor?

Bir kesim, Kılıçdaroğlu’nu “partiyi içten vurmak”la suçluyor. Diğer kesim ise tam tersine, “Partinin kurumsal itibarını koruyan tek kişi o” diyor.

Gerçek şu ki, Kılıçdaroğlu CHP’nin tarihine ve kendi siyasi geçmişine çok güveniyor. “76 yıllık ömrümde adım şaibeye karışmadı, ailem akçeli işlere bulaşmadı” derken, aslında bugünkü CHP yönetiminin aynı temiz sicile sahip olup olmadığını sorgulatıyor.

Bu sorgulama rahatsız edici. Çünkü bugünün CHP’si, 2010’ların CHP’si değil. 31 Mart ve 23 Haziran zaferleriyle gelen büyük belediyeler, devasa bütçeler, ihale süreçleri…

Güç aynı zamanda büyük risk demek.

Kılıçdaroğlu bunu görüyor ve “Benim dönemimde böyle şeyler olmazdı” demeye getiriyor.

Belki de haklıdır; belki de eski genel başkan olmanın verdiği bir “dokunulmazlık hissi”yle konuşuyordur.

Ama sonuç değişmiyor.

İddianame ortada.

Kılıçdaroğlu’nun bir diğer vurgusu ise dış politikaya ilişkindi. “Terörsüz Türkiye” sürecinin bir devlet projesi olduğunu, Suriye’nin başka güçlere bırakılamayacağını, Kürtlerin İsrail ve ABD tarafından Türkiye’ye karşı kullanılmak istenen bir unsur olmadığını söylüyor.

Bu sözler, CHP’nin son dönemde dış politikada izlediği çizgiden epey farklı bir tonda.

Parti yönetimi daha çok “Esad’la normalleşme” ve “mülteci karşıtlığını” öne çıkarırken, Kılıçdaroğlu hâlâ “büyük resim”den, “devletin bekası”ndan bahsediyor.

Bu da bir başka gerilim hattı.

CHP’nin yeni yönetimi “sokak dili”ne ve “günlük siyaset”e daha yakın dururken, Kılıçdaroğlu hâlâ “devlet aklı”nı temsil ettiğini düşünüyor.

Sonuç olarak, Kılıçdaroğlu’nun çıkışı ne salt bir vicdan rahatsızlığı ne de sadece bir hesaplaşma.

İkisinin karışımı.

Partisinin yolsuzlukla anılmasını hazmedemiyor; çünkü o partiyi 2010’da yüzde 20’lerin ortasından alıp 2023’te cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 48’e taşımış bir lider.

O başarı hikâyesinin bugün rüşvet iddianameleriyle gölgelenmesini kabullenmesi mümkün değil.

Peki CHP ne yapacak?

Kılıçdaroğlu’nu “eski genel başkan” diye kenara mı itecek, yoksa onun uyarılarını ciddiye alıp kendi içinde bir temizlik süreci mi başlatacak?

İddianame ortada.

Kılıçdaroğlu’nun sicili de ortada.

Gerisi CHP’nin tercihine kalmış.

Ama tarih şunu gösteriyor: Temiz sicile sahip liderler sustuğunda, partiler genellikle kirleniyor.

Kılıçdaroğlu susmuyor.

Bu da şu an için CHP’nin en büyük şansı olabilir.

Ya da en büyük krizi.

Zaman gösterecek.

Saygılarımla.